İnterseksüel ŞaLaLa

cinsiyet ve cibilliyetin kaygan zemini

Bedenin Gerçekten Senin mi?

Önceki gün gazetelerde gündemin yoğunluğu arasında fazla göze çarpmayan bir haber döndü, fazla kilolarından yakındığı için ilaç alarak 6 ayda 11 kilo zayıflayan İstanbul Üniversitesi İşletme Yüksek Lisans Öğrencisi 24 yaşındaki Ebru Atabeyoğlu’nun, bir akrabasının nişanında dans ederken rahatsızlanarak babasının kollarına yığıldığını ve yaşamını yitirdiğini okuduk. Haberin yayınlandığı web sitesinde, tam da Ebru’nun ölüm haberinin üzerinde tabii ki diğer tüm zayıflama ilaçları gibi yan etkisiz ve bitkisel olduğunu iddia eden bir zayıflama ilacının reklamı göze çarpıyordu, haberin diğer yanındaysa bir çikolatalı kek reklamı.

Mesele sadece haberde söz edilen yitirilen can değil, haberde eksiklikler de olabilir, Ebru’nun ölüm nedeni henüz tam belirlenebilmiş de değil… Ama orada okuduklarım bana şunu düşündürdü; mesele kimin nasıl vücutlardan hoşlandığı da değil, mesele sistem, sistemin bize bedenimizin nasıl olması gerektiğini tarif etmesi ve bizim o tarife uymak için helak olmamız, kurban olmamız. Şişmanlık onaylanıyor ve ilgi görüyor olsaydı ve ince bedenler ötekileştirilseydi bu sefer de aynı şeyi onlar için yazacaktım… Mesele sadece kilo da değil. “Kadın etek giyer, saçını uzatır” ile, “Kadın 36 beden olmalı, memesi de 90 olmalı” ya da “X ilacımızı için X mankenin vücudu gibi bir vücuda sahip olun” arasında bir fark yok, artık cinsiyet politikalarına dahil sayılması gereken bir durum bu da.

BESLE, ŞİŞİR, ZAYIFLAT, ÖLDÜR
Ebru’nun haberinin yayınlandığı web sitesinde çizilen tabloya bir bakalım, kapitalizmin özeti var orada, sistemin nasıl çalıştığının resmi: Biz parça çikolatalı, bademli keklerin reklamını yapalım, para kazanalım, sen reklamını yaptığımız bu gıdalara çok özenip onları ye, kekçi de para kazansın, sonra keklerden şişince, bizim para kazanmak için koyduğumuz baldır bacak resimlerindeki mankenlere özen, hatta çikolata ve cips reklamlarına çıkarttığımız incecik mankenlere özen, “kadın böyle olur” diye işaret ettiğimiz şeye özen, sistemin çizdiği estetik kalıplarına girmeye çalış… Ve yine burada devredeyiz; zayıflama ilacı reklamımız da var… Zayıflama ilacı içip, reklamını yaptığımız abur cuburların yol açtığı yağları erit, hem biz para kazanalım, hem zayıflama ilaççısı. Sonra sen o ilaçtan öl ve biz ölüm haberinin üzerinde zayıflama ilacı reklamı yapmaya devam edelim.

Hayat ne kadar güzel, çikolatalı kekler, haplar, 0 bedenler, apış aramıza giren, göbeğimizdeki yağları emen sistem filan.

Aslında mesele sisteme uydurulmaya çalışılırken kendimize yabancılaşmamız, yabancılaştırılmamız. Hep aynı şey, kendi eliyle ördüğü hapishane duvarları arasında tutsak kalan insan. Çağımızda bebekler günahkar doğuyor, ilkel olan, saf olan her şey uyumsuzlukla damgalanıyor, sürekli bir “olman gereken” imajına doğru peynir peşindeki fare gibi sürüklenip kendimizi evrenin parçası hissedemeden, kendimizi gerçek anlamda sevemeden yaşıyoruz…

Kendini sevmek egonu, kendi çıkarlarını sevmek de değil, aslında evrenle bir bütün olan var oluşunu sevebilmek, kendini evrenin parçası olmaya layık, güzel, değerli görebilmek, kendini evrenin güzelliğinden dolayı güzel görebilmek.

KİLOLARI GÖZLERDEN KAÇMADI (!)
Bu hafta beden ve sistem ilişkisini ve bu ilişkinin basın tarafından nasıl ucuz biçimlerde sömürüldüğünü gözümüze sokan bir diğer haber de ünlü şarkıcı Cher’in cinsiyet değiştiren kızı Chaz Bono ile ilgiliydi. “Erkek oldu, sevgili buldu” alt başlığıyla verilen haber şöyle devam ediyordu: “BİRAZ KİLOLU! Chaz Bono, hafta sonu California’da yapılan bir ödül töreninde, sevgilisi Jennifer Elia ile görüntülendi. Ayrımcılığa Karşı Gey ve Lezbiyen İttifakı tarafından düzenlenen gecede sevgilisine gururla sarılan Chaz’ın kiloları ise gözden kaçmadı.”

“Trans, lezbiyen, gey, kadın ya da erkek olmasının sevgili bulmasıyla ne gibi bir alakası var? Sevgili bulmak için mi cinsiyet değiştirdi, buna mı indirgemeliyiz cinsel kimliği?” soruları zaten bir yana, Chaz’in kendi tasarrufunda olması gereken bedenini özgürleştirmek için verdiği çaba bir kenara itilerek sistemin beden üzerindeki tahakkümü yine devreye sokuluyor, Chaz’in erkek olması yetmiyor, bir de “fit” erkek olması gerekiyor… Yazılmış erkek rollerine uygun olmayan tutumlar sergilerse Chaz hiç bir zaman sistem için erkek olamayacak, erkekliği de, kadınlığı da yarım ve anormal olarak görülecek. Çünkü sistem için Chaz’in kendini hangi sıfatlarla ifade ettiği değil sistemin onu nasıl tarif ettiği önemli! Tıpkı Ebru’nun başına gelenler gibi, tıpkı tüketimin vahşi döngüsünde öğütülen, kurbanlaştırılan diğerleri gibi.

Bugün obezite dünyada ciddi bir sorun, gıda endüstrisinin, reklamcılığın, tıbbın, ilaç ve kozmetik endüstrisinin yürüttüğü, yazılı olmayan ama oldukça eski ve derin bir işbirliği sayesinde. Bu noktada Hawaii’yi dünyadaki genel durumun küçük bir maketi olarak örnek gösterebiliriz, ABD’liler kendi kültürlerini empoze edene dek meyve, balık ve başka taze deniz ürünleriyle beslenen bu adaların halkı Amerikanlaşma süreciyle birlikte özgün beslenme biçimini tamamen terk ederek işlenmiş gıdalara, fast food zincirlerine boğuldu ve eyalet obeziteyle anılmaya başlandı. Zaten tüm ABD’de yaygın olan “Zayıflatma sektörü” tabii ki orada da iş başında. Peki, obezitenin tıbbi anlamda sağlıksız olabileceği yönündeki güçlü bilimsel veriler, bu durumun estetik anlamda lanetlenmesi, ötekileştirilmesi, obez insanların kendilerinden nefret ettirilmesi gerektiği savını haklı çıkartmaya yeter mi?

“Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabında, Afrika’da, uzun boylu insanların tanrıya yakın, uhrevi bir bilgeliğe sahip olduklarına, kilolu ve kısa boylu insanlarınsa ayaklarını yere sağlam basan, neşeli ve şehvet dolu insanlar olduklarına inanıldığını aktaran Clarissa P. Estes, “Çok farklı güzellik türleriyle dolu olan bir dünyadan daha çok zevk almak, hayattan zevk almaktır. Tüm kadınların buna hakkı vardır. Sadece bir tür güzelliği desteklemek, bir biçimde doğayı yeterince gözlemlememektir. Tek bir ötücü kuş türü, tek bir çam ağacı türü, tek bir kurt türü olamaz. Bir tür bebek, bir tür adam, bir tür kadın olamaz. Bir tür göğüs, bir tür ten, bir tür bel olamaz” der ve Ntozake Shange’nin “Gökkuşağı Çıktığında / İntiharı Düşünen Renkli Kızlar İçin” kitabından alıntıladığı şu dizelerle devam eder:

“…sahip olduğum şeyler burada… / şiirler / koca kalçalar / küçük memeler / ve / sonsuz sevgi”

FAŞİST ESTETİK
Ben bir interseksim. İnterseks terimi aslında onlarca, hatta neredeyse yüzlerce farklı tıbbi durumu kapsayan bir terimdir, çok çeşitli genetik varyasyonlar içerir. Bu yüzden intersekslerin yaşadıkları travmatik sorunlar da çeşitlidir, bazıları engellilerin yaşadıkları sorunların benzerlerini paylaşırlar çünkü eksik ya da fonksiyonunu yitirmiş organlar kimi zaman cinsel kimlik farklılıklarının yanı sıra intersekslere eşlik eder, bazıları transgender, transseksüel insanların yaşadıklarına benzer sorunlar ve ruhsal haller yaşar çünkü özellikle tıptaki normalizasyon ameliyatlarının faşizanlığı sonucu pek çok interseks çocukluğunda kendisine sorulmadan cerrahi müdahalelerle belirlenen cinsiyete ait hissetmez kendini, koşulları dahilinde cinsiyetini yeniden belirlemek için bu kez kendi tercihiyle cinsiyetini düzelttirir ya da bunu cerrahi olarak gerçekleştiremiyorsa bile kendini toplumsal kimliğinden farklı bir cinsel kimlikte tanımlar, bazı intersekslerin yaşadıklarıysa eşcinsellerin yaşadıkları ile ortaktır, kendilerine belirlenmiş cinsiyetle sorunları olmayabilir ya da tek cinsel kimliğe ait hissetmek gereği duymuyor olabilirler fakat toplumda temsil edildikleri cinsiyetin aynısına sahip hemcinsleri ile birlikte olmayı arzular ve eyleme geçirirler… Pek çok interseks ise toplumda kemikleşmeye yüz tutmuş genel geçer estetik kalıplarına uymayan -ki aslında toplumun büyük bir kısmı bunlara uymaz ama uymak yolunda heder olur- diğer insanlarla benzer sorunlar yaşar ki buna obezite de dahildir, özellikle benim dahil olduğum turner mozaik varyasyonunda turner sendromu dolayısıyla obezite çok yaygındır.

Çocukluğumdan beri aşırı şişman ve çirkin olduğum, yeşil gözlerden başka güzel hiç bir fiziksel özelliğe sahip olmadığım fikriyle yetiştirildim. Çok istememe rağmen annem “Üzerine göre kot pantolon bulamayız, çok şişmansın” diyerek bana kot pantolon giydirmezdi. Yetişkinliğe eriştiğimde üzerime göre kot pantolonlar buldum ve bir daha kot pantolonumu üzerimden neredeyse hiç çıkartmadım. 12 yaşında bacaklara “şaaak!” diye apar topar vurulan ağda da sistemin beden üzerindeki başka bir müdahalesiydi. 12 yaşındaki çift cinsiyetli bir çocuk, kadın addediliyor, kadının da kılsız olması gerektiği ezberi elden bırakılmıyor, kıllar yolunuyordu, kıl namustu, kılları yolmak temizlikti ve cinsel olgunluğa erişildiğinin, artık bir kadın olarak korumam gereken bir namusum olduğunun, erkekler için tehlike arz etmeye başladığımın simgesiydi! Ardından incecik alınan kaşlar geldi, gür, kalın kaşlarım gitti. Yıllar boyunca “Az ye, kilo ver, salataya yağ dökme, göbeğin çok büyüdü, nefes alamayacaksın, sağlığın bozulacak, öleceksin” gibi sözler duymadan yiyebildiğim tek bir lokma bile olmadı. Sanki obez olmayan insanlar hiç bir sağlık sorunu yaşamazlarmış gibi ya da biraz kilolu bir insan bir tabak fazla yerse hemen oracıkta son nefesini verecekmiş gibi dramatize, abartılı bir korku salma ve kendini kötü hissettirme politikası. Kıyafet satın almaya gidilen mağazalarda yaşatılan suçluluk duygusu ise cabası.

YENİ BEDEN, YENİ GÜZEL
Belki bütün dünyayı Botero tablolarına benzetmek, yuvarlak hatlı, gürbüz biçimlerin şehvetli olduğunu ille de savunmak gerekmez ama farklılıklara sevinçle ve içselleştirerek kucak açmanın, queer kitle olarak yeni bir “güzel” yaratmanın, yeni bir “beden” inşa etmenin zamanı geldi. Heteronormatif, erkek ve kapitalist dünyaya ait güzellik normlarını, çürümüş estetik kodlarını aynen ödünç alan, benimseyen eşcinseller var. “Memesi büyük olsun”la başlayan, “Joker dudak”lı olsunla devam eden lezbiyenler hiç de az değil. İnsanları değil organları seven eşcinseller var. Bunun altında içselleştirilmiş bir homofobi de seziyorum ben, sağlam bir sevgi içeren, tatminkâr, uzun soluklu ilişkilere, aile kurmaya layık olunmadığı fikri eşcinseller arasında yaygın, cinsel yönelimini sadece bir yatak fantezisine indirgeyen, bu yüzden de seçimlerini heteronormatif estetik kalıplarına göre yapanlar sistemin apışaralarına da girdiğini göremiyor, bedenlerindeki gizli eli görmezden geliyorlar.

Boşuna demiyoruz “Eşcinsellerin mücadelesi heteroseksüelleri de özgürleştirecek” diye. Heteroseksüel bir kadın da kadınlığın çerçevesi altında ezilebiliyor, heteroseksüel bir erkek de… Bizi kemiren, köleleştiren senaryo belli: “Sen kadınsın, ev işi yapar, çocuk bakar, kendini kocana teslim edersin. Sen erkeksin, eşek gibi çalışır kadınını ve çocuğunu doyurur, savaşta da devlet için kendini feda edersin” Mücadele sadece yatakta kimle olduğumuzla ilgili değil, bu senaryoya karşı mücadele. Bu yüzden, ömrü diyetle geçen Ebru’nun erken sonu da benim için bu mücadelenin bir parçası.

Herkese özgür bedenler diliyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: