İnterseksüel ŞaLaLa

cinsiyet ve cibilliyetin kaygan zemini

Cinsiyet Coğrafyasının Tampon Bölgesi: İnterseks

Kişisel bir deneyimin ışığında…

Güney Afrikalı atlet Caster Semenya ve sonrasında ABD’li pop şarkıcısı Lady Gaga dolayısıyla geride bıraktığımız sene “interseks” sözcüğüne magazin(!) gündeminde daha önce hiç olmadığı kadar çok rastladınız. Ama interseks bireyler sadece bir avuç sansasyonel haber malzemesi değil, aramızdalar, görünmezler, dilsizler. Queer dünyanın en az sözü edilen kesimi onlar.

Pek çoğu aramızda sıradan eşcinsel ya da heteroseksüel hatta evli barklı vatandaşlar olarak yaşıyor. Oysa ki hemen hemen hepsinin içinde zehir acısı bir öykü, beyhude inşa edilmiş bir travma yatmakta. Aslında, bu son cümlem bir varsayım, okuduklarımdan edindiğim bir izlenim, çünkü bugüne kadar kendimden başka bir interseks bireyle hiç yüz yüze karşılaşmadım! Belki de karşılaştım ama birbirimizi bilmeden, herhangi iki kadın sanarak devam ettik yalnız olduğumuzu düşünmeye. Ama yaşadıklarımdan yola çıkarak, hepimizin normalizasyon uğruna ne eziyetlere maruz bırakıldığını çok iyi biliyorum.

Anlatacaklarımla kendimi ifşa etmek, kendimi döküp saçmak, insanları ilgilendirmeyen detaylarımı paylaşmak ya da yeniden hatırlamak amacında değilim. Beni tıkayan, acıtan şeyleri kusmak, geride bırakmak istediğim için yazıyorum… ve bir interseks neler yaşar, neler hisseder bilmenizi istiyorum. Susmak bizi zehirleyen bir şey. Tek panzehiri ise konuşmak, bizi mahkûm eden, bastıranların üzerine, bunu beceremiyorsak benzerlerimizin üzerine kendimizi kusuvermek, “ben varım” demek.

14 yaşıma geldiğimde yaşıtlarımın hepsinin regli başlamıştı, neslimizin devamını sağlayacak birer nefer(!) olarak yumurtlayabiliyorlardı. Bende ise hiç bir değişiklik yoktu. Götürüldüğüm ilk jinekolog kızlık zarımın fazla kalın olması nedeniyle kanayamıyor olabileceğim, araç gereciyle zarı çizerek bunu halledebileceği ve benzeri şeyler saçmalamıştı. Diğer bir jinekolog ise yaptığı muayenede klitorisimin normalden biraz daha büyük olduğunu fark etmiş ve bunu aileme anlatmış. “Bugüne kadar neden bununla ilgili bir önlem almadınız? Bu kız evlenince sıkıntı çeker” diye de ailemi azarlamış. Ardından da tıp fakültesine sevk etmiş kromozom testi için. Buraya kadar olan kısmı -miş’li geçmiş zamanda anlatıyorum çünkü ben her şeyden habersizdim.

Bu ikinci jinekolog ziyaretinden itibaren ben ailem tarafından çeşitli bahanelerle doktor doktor, hastane hastane dolaştırılmaya başlandım, neyim olduğunu bilmeden sürekli sintigrafi, ultrason, kan tahlili gibi her nevi tanı araç ve yöntemlerinden geçtim. Bu arada tıp fakültesinde gittiğimiz bir doktor periyodik olarak memelerimi elliyor, gelişim olup olmadığına bakıyordu! Gittiğimiz her doktorda, her hastanede, her laboratuarda, muayene ve uygulamalar esnasında annem ve babam da yanımda oluyor, ben odaya alınmadan önce insanlarla fısıldaşarak bir şeyler anlatıyorlardı, çoğu zaman bu fısıltılardan ürküyor, pantolonumu toplayıp sedyeden kalkarak panik içinde ne konuştuklarını soruyordum.

Düzeltiliyorum(!)
İğneler başladı… Piyasadan toplatıldığı söylenen, zor bulunan iğneler güç bela bir eczanenin deposundan çıkartıldı ve uygulandı, ne olduklarını hâlâ bilmiyorum, markaları, isimleri aklımda değil, kuvvetle muhtemel hormondular. Sonra haplar geldi, östrojen ve progesteron. Ve onca iğneyi, hapı aldıktan sonra nihayet regl oldum, sadece ilaç kullandığımda meydana gelen, ilacı bir kaç ay kesince ortadan kaybolan bir kanama. Bu arada, kıllanmayı durdurucu yan etkisi de olduğu keşfedilen bir kalp ilacını da kullandım bir süre, bunun üzerimde denenmesi tıbba katkı sağladıysa ne âlâ! Bana bir katkısı olmadı, zaten kurt adam değildim. Narin bir çocuktum, renkli elbiselere, oyuncak bebeklere de, oyuncak arabalara da bayılır, yaramazlıklarımı hiperaktif gösteriler gibi değil saman altından su yürüten bir üslupla yapardım. Her zaman içine kapanık, kız ya da erkek arkadaşlara aynı mesafede duran, yalnızlığı seven bir çocuktum, sokakta arkadaşlarla top oynamak yerine evde kâğıtlara şehir planlarına benzer garip şekiller çizmeyi ya da atlaslarda haritaları inceleyip ülke sınırlarını tükenmez kalemle değiştirmeyi tercih ederdim. İncitilmekten korkar ve karşıdan bakıldığında görünümümde bir farklılık olmamasına rağmen farklı olduğumu bir şekilde hissederdim.

Ergenlik dönemim başlayınca farklılıklarım da yavaş yavaş görünürleşiyordu. İşte tam o sırada bu iğneler ve haplar kalınlaşmaya meyilli çocuk sesimi ve kadınlığın tersine olabilecek bir gelişimi peşinen engelledi. Ama ben müthiş tedirgindim. Memelerimin ve kalçalarımın neden yaşıtlarımınki gibi büyüyüp yuvarlaklaşmadığını, çocukluğumda giydiğim etek ve elbiseleri şimdi neden sevmediğimi, kız arkadaşlar erkek sevgililerinden söz ederken, benim okulda sıra arkadaşım olan kızı görünce neden kalbimin bütün hızıyla çarptığını ve ailemin neden kanamam için sürekli beni iğne ve haplara boğduğunu anlayamıyordum. Estetik açıdan pek tercih edilebilir olmayan kızlar askeri gazinolarda gidip tek başlarına otururlar, kadın özlemi çeken bir erin onlara yanaşmasını beklerlerdi. Bana da bunu neden yapmadığım sorulurdu, zaman zaman çevremdeki erkeklerden gelen teklifleri de büyük bir ürküntüyle reddederdim.

Liseyi bitirdiğim yıl, 17 yaşımda, ilk cinsel deneyimimi bir kadınla yaşadım. Karşılıklı istekle başlayan cinsel ilişki partnerim büyük klitorisimi gördüğünde gidişat değiştirmiş, tek taraflı denebilecek, garip bir ilişki yaşanmıştı. Bu durum uzun süre devam edecekti, ilk deneyimimi paylaştığım kadın beni reddetmeyecek, onu doyuma ulaştırmamı isteyecek ama bedenime hiç bir zaman coşkuyla dokunmayacaktı. Sevilmeye değer olduğum hissinden çok çaresizlik ve yanlışlık hissi veren bir cinsel paylaşımdı.

Aynı yaz, ailem yumurtalıklarımda kist olduğunu söyleyerek beni ameliyat olmam gerektiğine ikna etti. Üniversite sınavına girdikten hemen sonra. Ameliyat oldum. Gözümü açtığımda yumurtalıklarımın olduğu bölge ve karnımla birlikte klitorisimin üzerinde de bir bandaj sarılıydı. Anneme neden klitorisimin de bandajlandığını sorduğumda “seni sünnet ettirdik” dedi gülümsemeye çalışarak. Geçirdiğim operasyon görünürde jinekolojik bir operasyondu ama çocuk cerrahisi koğuşunda bir grup hasta küçük çocukla birlikte kalıyordum. Ameliyattan önce formalite gereği sevk edildiğim psikiyatr “Nasılsın? İyi misin? Sinema sever misin?” gibi sorular sorduktan sonra beni başından savdı. Kayda değer tek diyalogumuz doğurganlığımın olmayışıyla ilgiliydi, jinekolog böyle bir şey söylemişti, durumumla ilgili bildiğim tek şey buydu, çocuk yapamayacaktım.

Görünmez adam
Ameliyat olduğum yazın bitiminde, üniversiteye başladım. Hayatımda ilk defa ailemden ayrı yaşayacaktım. Kafası karışık, 17 yaşında bir yetişkinken kandırılıp cinsel organı kesilmiş, hiç kimseyle romantik bir ilişki yaşamamış, sevilmemiş, kafası fena halde karışık, insanlardan korkan bir kız çocuğuydum. Üzerimde çok karikatür bir kadınlık hali vardı. Taklit etmeyi iyi öğrenmiştim. Ama kapalıydım. Tuhaftım. Çünkü kendimi tuhaf görüyordum, sevilmeye değer olmadığımı benim de kendimi sevmeyişimden anlıyordum… Kendimi sevmiyordum çünkü bir örneğim daha olmadığını, yapayalnız olduğumu, defolu olduğumu düşünüyordum. Bedenime yapılan müdahaleler “yanlış” ve “arızalı” olduğumu kazımıştı bilincime derin bir biçimde. Bunu net bir biçimde ifade de edemiyordum çünkü nedenini bilmiyordum. Önümde bir duvar vardı hep, çarptığım. Öğrenci evimiz bir bodrum katındaydı, tek odalıydı. 4 kişiydik. İlk başlarda derslere devam etmeye çalıştım, sonra bilmediğim bir güç beni dibe doğru itti. Okula gitmedim. Ev arkadaşlarım anlamasın diye her sabah evden çıkıyor, sokaklarda bir görünmez adam gibi yürüyordum. Hayatın içinden geçip gidiyor, sabahın ve gecenin olmadık saatlerinde her köşesine girip çıkıyor ama ona dokunamıyordum. Sabahları dükkân önlerine çıkardıkları hasır taburelerinde çay içen ya da sokağı yıkayan esnafa selam vermeyi bir gün bile aklımdan geçiremedim… Gece sokakta pankart asan ardından da hızla polisten kaçan çocuklara laf atmayı çok istedim, kitapçıda rastladığım kıza gülümsemeyi ya da… ama yapmadım.

Apartmanların ışıklarına bakar “Hiç bir evde bana yer yok” diye mırıldanırdım içimden. Yalnızca tren istasyonları ve kestane ağaçları bana nefes aldırırdı. Sonra yeni bir dünya yeşerdi içimdeki duvarın dibinde. Mektuplar yazmaya başladım. Kimisini o sırada Almanya’da yaşayan, aynı zamanda en yakın arkadaşım olan, -o zamanlar- âşık olduğum kıza yazıyordum… Kimisini de kendime. Mektuplarda, devrimci bir sevgilim vardı, içgörü ve duyarlılık sahibi, maceraperest, güçlü bir adam. İri yapılı, esmer, kıvırcık saçlı. Zaman zaman eylemlerden, gözaltılardan fırsat bulunca gelip beni buluyor, beni seviyordu. Âşık olduğum kız bu yalana inanmıştı. Ben hiç bir zaman inanmadım… ama bundan beslendim. Bir şekilde ayakta tuttu. Mektuplarda -adı İnan olan- sevgilimin arkadaşlarıyla da tanışıyordum. Duvarın dibinde gitgide genişleyen bir çevre edinmiştim! Bu arada ev arkadaşlarımın gözleri üzerimdeydi, evle pek ilgilenmiyordum, onlarla da… yazıp duruyordum. Küçücük eve arkadaşlarını dolduruyorlardı zaman zaman… benle ilgili konuştuklarını duyuyordum. Bir gün, evde benden başka kimse yokken, kapı çaldı. İki polis. Mahallede bir otomobil çalındığını, bununla ilgim olup olmadığını sordular. Bütün saflığımla “Öğrenciyiz zaten. Arabamız filan yok ki bizim” dedim. Nerede öğrenci olduğum vesaire ile ilgili bazı sorular sordular. Sonra yaklaşık on gün kadar evden çıktığım çoğu zaman onları apartmanın önünde beklerken gördüm. Konunun artık bir önemi kalmadığında, çok sonraları, ev arkadaşlarımdan birinin emniyetteki üst düzey bir tanıdığına benim mektuplardan söz ettiğini, yasadışı örgüt üyesi bir sevgilim olduğu şüphesiyle takip edildiğimi öğrenecektim. Ev arkadaşlarım, bu takipler sonucu, telefonda aileme gün içinde nerelerde dolaştığımı da anlattılar. Mektuplarda okuduklarıyla takiplerde gördükleri birbirini tutmamış, kafaları çok karışmıştı. Hiç kimseyle görüşmüyor, konuşmuyordum, anlattığım onca arkadaş, onca yasadışı insan, neredeydiler? Ne zaman görüşüyordum onlarla? Pek anlam veremeseler de, tuhaf olduğuma kanaat getirdiler ve okuldan alınıp ailemin yanına geri götürüldüm.

En yakın arkadaşım, âşık olduğum kız da Almanya’dan dönmüştü. Bizim evde dönüşümle birlikte gerginlik, şaşkınlık, kaos vardı. Babam, eve gelişimle ilgili tek yorum yaptı, arkadaşım da yanımdayken bana “Kadın ya da erkek olmak önemli değil, önemli olan insan olmaktır” dedi. Ölümüne dek konuyla ilgili başka bir şey de söylemedi. Bu çok güzel bir cümleydi ama öte yandan da cinselliğimi yadsıyordu. Annem ve babamın genel tavrı buydu, bir cinselliğim olmadan, bunu hiç düşünmeden yaşayabilirim sanıyorlardı. Hâlâ duvara çarpmaya devam ediyordum. Kafam sorularla doluydu. Cinsel organımın yeni şekline de hâlâ alışamamıştım. Operasyondan sonra kendimi eksik hissetmeye başlamıştım, kadın olmakla ilgili bir zorunluluk duyuyor, klitorisimin kesilmesiyle birlikte, vajinamla ne yapabileceğimi sorguluyordum. Bu bende bir takıntı halini almıştı. Ameliyat olana dek cinsel doyum için vajinamı kullanmayı hiç denememiştim, şimdi beni doyuma ulaştıran uzvum kesilmiş, gereksiz ve yanlış olduğu söylenmişti. Bende neyin yanlış olduğunu, normal bir kadın gibi cinsel ilişkiye girip giremeyeceğimi sorup duruyordum kendime. Kafa karışıklığımın, kendimi kendime yabancı hissedişimin ayyuka çıktığı bir gün telefonu açtım ve rastgele bir numara çevirdim. Yarım saat sonra beni arabasında bekliyordu, şehir merkezinde. Tanımadığım bir adam. Dağlara doğru yol aldık. Dokunmaya başladı. Burnu kocamandı. Şehirden iyice uzaklaştığımız ıssız bir yerde durup eyleme geçmek istedi. Korktum. Ona hiç dokunmadım. Bana dokunmasına izin verdim ama ilerlemesini engelledim sonra. Beni geri götürmesini istedim. Yaptığım şeyin saçma olduğunu anlamam fazla uzun sürmemişti. Adam eve telefon etmeye başladı sonraki günlerde, sürekli beni bir arkadaşının çiftliğine çağırıyordu. Korkudan konuşmayı, yemeyi, gülmeyi unuttum 2 hafta kadar, bitki gibiydim. Ailemden beni bir psikologa götürmelerini istedim. Yazdığım o mektuplar, hayali sevgili, ardından telefondan bulduğum yabancı… Ne yapmaya çalıştığımı, neyim olduğunu anlamak istiyordum artık.

“Erkeksen bana -Sen bir erkeksin- de”
Psikologum, sesi yumuşacık, gözleri parlayan, yakışıklı, dost canlısı bir adamdı. Görür görmez içim ısındı. Tıpkı doktora gittiğimizde olduğu gibi burada da psikologla önce annem görüştü, psikologun bürosundan ağlayarak çıktı, ardından ben girdim. Bir kaç ay süren danışma boyunca üzerinde en çok durduğu şey kendime kadın partnerler bulmam, kendimi tanımak için kadınlarla daha çok deneyim yaşamam gerektiğiydi. Bu arada, hayali sevgilimden söz ettiğim mektupları da okudu, “Bu mektuplarda anlattığın sensin. Senin içindeki erkek, olmak istediğin kişi.” dedi. İşte bu yeni bir haberdi ama nedense hiç şaşırmamıştım. Şizofren olmadığımı, delirmediğimi öğrenince içim rahatlamıştı hem. Tam da o günlerde, babam emekli oldu ve yaşadığımız şehri bırakıp annemin memleketi olan küçük ilçeye taşındık. Psikoterapi yarıda kaldı. Ama ben zaman zaman psikologumun olduğu şehre gitmeye devam ettim. Bu arada, bu kez de ona âşık olmuştum!

Bunun hayranlıktan öte bir şey olmadığını sonradan anlayacaktım ama o zaman danışma sürecinde çok işime yaramıştı bu hayranlık ve aşk. Psikologuma duyduğum güven, onun da bana güvenmesini, beni sevmesini ve benim için çok çok önemli bir şey yapmasını sağladı. Artık iki arkadaştık, para da almıyordu benden, çünkü benimle ilgili bir sorumluluk almaya karar vermişti, psikolog-danışan ilişkisinin dışında yapmaya karar verdiği bir şeydi bu, benim o sırada haberim yoktu. Bir gece iki şişe bira aldırdı bana. Uzun sessizliklerle kesilen bir diyalog başladı.

Ailemin benden gizlediği bir şey olduğunu söyledi, ailem bunu benimle paylaşmaması için büyük sözler verdirmiş, neredeyse onu tehdit etmişlerdi. Bu anlamda yaptığı meslek ahlâkına aykırıydı ama evrensel ahlâka, insaniyetine dayanarak bana bunu söylemesi gerektiğini düşünmüştü. Önce eveleyip geveledi. Bazı espriler yaparak sorular sormaya çalıştım ben ne söylemek istediğine dair. Nihayetinde “Erkeksen bana -Sen bir erkeksin- de” diye bir cümle döküldü ağzımdan. Bunu söylerken üzerimde siyah, püsküllü bir etek, kırmızı bir bluz vardı, âşık gözlerle karşımdaki adama bakıyordum… Parçalanmış, bölünmüş hissettirdi sesim bana kendimi. Ama el yordamıyla, karanlıkta duvarı görmüştüm iste, sonunda! Tespitimi onayladı. Sonra anlatmaya başladı, % 88 xy kromozomu taşıyordum, operasyonda içimden sökülenler gelişmemiş testislerdi. Aileme büyük öfke duydum. Eve gitmek istemedim ertesi gün. Ama gittim. Anneme anlattım öğrendiğimi. Babam da duydu. Beni arabaya alıp uzaklara götürdü gece. Konuşmak için. Ama tek bir kelime çıkmadı ağzından, geri döndük.

Panikteydim. İçselleştirilmiş bir transfobiye batmıştım boğazıma dek, gelecekte erkek olmayı istemekten korkuyordum! Şimdi geriye dönüp baktığımda, herhalde dünyanın en saçma korkusu olmalı bu… Erkeksi yanımın anlaşılmasından, ifade edilmesinden deli gibi korktum hep. Erkeksi göründüğüm fotoğraflarımdan nefret ettim. Ama “normal bir kadın” olmaya çalıştıkça da daha derin sessizliğe gömüldüm, canlılığımı yitirdim, kendimi kayıp hissettim. Bana bir oyun yazıldı, bu oyunu oynamam şiddetle belletildi, Stockholm sendromuna tutulmuş gibi tutundum bu oyuna. Kapı açıktı belki cesur olana ama ben oyunu kendimi hiçe sayarak sürdürdüm, zincirlerimi uzun süre kıramadım.

Bir ara bir erkek arkadaşım da oldu. Hermafrodit (bu terim artık kullanılmıyor) olduğumu gösteren tahlil sonucu belgesini avcumda buruşturup ağlayarak yanına gittim bir gün. Konuşamadım, belgeyi kendisi okusun istedim. Beni sevdiğini, ne olduğumun önemli olmadığını söyledi. Durumumu ona sakin ve net bir biçimde anlatamadığım, bundan utandığım için azarladı beni. Ama hiç bir zaman bir kadını sevdiği gibi sevmedi, ilişkimiz entelektüel paylaşımın ağırlıklı olduğu bir arkadaşlıktı daha çok ki bu açıdan ona hâlâ minnettarım bana kazandırdıkları için… ama cinselliğimiz sönük ve yavandı. Ben kadınlara âşık oldum, o da bir kadınla evlendi sonraları.

Tüm karmaşama ve sorunlarıma rağmen libidom, içsel coşkum, tutkum, sevebilme cesaret ve yetim her zaman yüksek oldu. İçimdeki derin belirsizlik, karanlık, yaşadığım aşkların da bana haddinden fazla acı vermesine ve insanların bana nasıl yaklaşacaklarını bilememesine neden oldu. Ben sevildim, bazen çok sevildim hatta. Ama kendimi kabul edemeyişim karşımdaki insanların da beni ne olarak kabul edeceklerini, ilişkiye ne isim koyacaklarını bilememelerine neden oldu hep. İlişkilerimdeki bu belirsizlik bana dönem dönem büyük ızdırap verdi, kendimle olan kavgamı körükledi. Beni askıda bırakan insanların sevgisini ben göremedim bile, hep birlikte bana bir isim bulamayışımız travma, güvensizlik, korku büyüttü.

Tek bedende iki cinsiyet, tek kalpte iki ömürlük tutku
11 yıldır aynı kadına aşığım. Öyle ki ilk zamanlar onu bir hafta göremediğimde hastalanıp yatağa düşerdim. Her zaman yoğun bir dostluğumuz oldu. İlişkimizin geç bir safhasında cinselliği de paylaştık. Kendim olabildiğim nadir alanlardan birini açtı bana, bir başkasının ruhunda içimde tutsak kalmış, bastırılmış ne varsa dörtnala koşturabilmek lüksü azımsanamayacak bir şey. Emek verdik, dönüştürdük, çoğalttık, manevi anlamda acıktık, susadık, kanadık, birbirimizi doyurmaya ve yaralarımızı yalayıp iyileştirmeye çalıştık, çeşitli aşamalardan geçtik. Hâlâ onun hayatında dostluk haricindeki hangi bilindik ilişki şablonuyla, hangi sıfatla yer aldığım belirsiz. Çerçevesiz, içimizden geldiğinde birbirimizi bulduğumuz, nereden gelip nereye gittiğimizi birbirimize sormadan bilebildiğimiz, organik bir ilişki bu. Bunu kabullenmekte zorlandığım, sahiplenilmeyi istediğim, tökezlediğim, yorulduğum ve yorduğum zamanlar oluyor, ama bunun benim seçimim olduğumu bilip şikâyet etmemeye çabalıyorum. Onu tutkuyla sevmeye devam ederken başımdan başka aşk sarsıntıları da geçti… Çoğu zaman bekledim, sustum, durdum, çoğu zaman da hiç bilmediğim topraklarda tünel kazıp neredeyse imkânsız yollardan yeryüzüne çıktım. Yüreğime çok fazla şey sığdırdım.

Hayatımda büyük iz bırakan iki aşk var ki 29 yaş için bu gayet hatırı sayılır bir yaşanmışlık, kimileri ömrü boyunca tadamaz aşkı. Biri yukarıda söz ettiğim 11 yıllık tutku, vefa, sorumluluk, yoldaşlık. Diğeri ise birliktelik kısmı sadece iki ay süren ama içimde iki asırlık kapılar açan aşk. Babamı 22 yaşımda kaybettim… Okulu bırakıp çalışmaya başladım, babamın rolünü üstlendim. Okuldan döndükten sonra uzun bir dönem iş hayatına gömüldüm. İşyeri dışında arkadaşım yoktu. Evden pek çıkmazdım. Bitmek bilmez merakımı ve iştahımı dış dünyaya değil filmlere ve kitaplara yöneltmiştim. İnternetten tanıştığım Amerikalı biseksüel bir kadın yazışmalarımızda bana ailesine nasıl açıldığını anlattı bir gün. Bu bende bir uyanışın ilk kıvılcımını çaktı. Bir de “Before Sunset” adında bir film izlemiştim, filmin kapanış sahnesinde müziğini ve kişiliğini çok sevdiğim Nina Simone’un adı geçiyordu. Filmdeki kadın (Julie Delphy) sevgilisine evinde Nina Simone dinletip bir yandan da Simone’un taklidini yapıyordu. Deli gibi tükettiğim kültür ürünlerinin bende gömülü kaldığını düşündüm bu filmin ardından, hiç bir işe yaramadığımı. Oturup ağladım neden benim birlikte Nina Simone dinleyecek kimsem yok diye. Bildiğim şeyler, okuduğum kitaplar, dinlediğim şarkılar benle birlikte çürüyecekti sanki. Bunun gibi ufak uyaranlarla müthiş bir paylaşma ve varlığımı ifade etme arzusuna kapıldım.

30’uma yaklaşıyordum, daha ne kadar susacak ve ben yokmuşum gibi davranacaktım? Zavallılığımın farkına varıp önümde iki yol olduğunu düşündüm; umutsuzca hayatıma son vermek ya da en yakınımdaki insana, daha doğrusu o sırada hayatımdaki tek insana yani anneme açılmak. Ne tuhaftır ki, % 88 erkek kromozomu taşıdığımı bilen anneme ben romantik ve cinsel anlamda kadınlara ilgi duyduğumu ancak 29 yaşında itiraf edebildim! İşte o geceden sonra üzerimden büyük bir ağırlık kalktı.

İkiye bölünmüşlüğüm hafifledi, biraz olsun kendime yaklaştığımı hissettim. Özgürlüğün tadını aldım ufak ta olsa. Tam o sırada, tam zamanında kız arkadaşımı buldum. İnternette bir forumdan. Beni ilk etkileyen kullandığı sözcüklerdeki farklı auraydı, zekâsı ve farklılığı en sıradan cümlesinden bile bana el sallıyordu. Hemen bir mesaj attım ona, anlık ileti adresimi ve blogumun adresini yazdım. Merakımı, iştahımı, zihnimde ve kalbimde yıllardır sessizce biriktirdiklerimi yazılarımda görsün ve beni merak etsin istedim. Öyle de oldu. Heyecanla yanıt verdi mesajıma. O gece yazıştık. Bir iki gün sonra, serin bir bahar sabahı yanıma geldi. Feribottan indiğinde kulaklarında hâlâ kulaklıkları vardı. Beni görünce onları çıkardı. Yüzünü Lady Diana’ya benzettim ilk görüşte. Zarif, değişik bir maçoluk vardı tavırlarında. Botları, kargo pantolonu, kısa saçlarıyla bu uzun boylu, beyaz tenli, benim gibi yeşil gözlü kadın kendimi bildim bileli sırtımda taşıdığım “kadın gibi görünmeliyim” kaygımı tuzla buz ediyor, kafamı karıştırıyordu.

Evdeki uzun muhabbetin ardından, sokaklarda yürüdük saatlerce, sanki o gelmeden önce yıllardır gülmüyormuş, yıllardır nefes almıyormuşum. Nihayet odamda birlikte Nina Simone, hatta Cassandra Wilson, hatta sevdiğim diğer her şeyi dinlediğim biri vardı! Onunla yürürken “ben” diye bir şeyin varlığını hissediyordum yavaş yavaş. Apar topar sevgili olduk, birlikte dünyanın en huzurlu, en güzel uykusunu uyuduğumuz gecenin sabahında. Birbirimize sığındık. Ruhumuzun tarihini anlattık konuşmadan. Ama ben şu meşhur duvarların kalıntılarına çarpmaya başladım yine. Onun bir lezbiyen olduğunu, eğer olduğum gibi davranır, erkeksi görünürsem beni sevmeyeceğini düşündüm. Beğeneceğini sandığım o narin, itaatkâr ve dişi sevgiliyi oynamaya çalıştım. Çok güzel şeyler paylaştık, onunla birlikte pek çok toplumsal ve ailevi engeli cesaretle aştım, muhafazakârlıklara, bizi kısıtlayacak şeylere kafa tutmaktan haz aldım, bir yanda feci korktum diğer yanda alıştım, güçlendim. Ama işler yolunda gitmedi. İkimizin de kendi geçmişi ile ilgili devasa sorunları, tortuları ve bunları temizlemek için girmemiz gereken bir süreç vardı. İlişki ve aşk anlayışlarımız da farklıydı, ben keyifli, eğlenceli paylaşımların yanı sıra gerçek iletişimin, birbirini tanımanın, acıları ve sıkıntıları da paylaşmanın gerekliliğine inanıyordum, o ise eğlenceden çok sıkıntıların ya da fikirlerin, duyguların paylaşılmasını sorun olarak görüyordu. Bana bir mesajında şöyle yazmıştı: “Öperek koynuna gireyim bu gece. Tavanda yakamozlar çakarken konuşmadan anlatalım ruhumuzun tarihini.” Sonraları ne zaman onu “Beni neden bıraktın?” diye sıkıştırsam “O kadar yoğun şeyler hissetmedim”, “Eğlenmiyorduk”, “Sıkılmıştım” gibi yaralayıcı ve küçümseyen yanıtlar verdi. Birbirimize gerçekten ruhumuzun tarihini anlattık, hem hiç tanışmıyor hem de bin yıldır tanışıyorduk aslında, ruhumuzdaki yaraları biliyorduk çünkü birbirini tanıyan biz ikimiz değil yaralarımızdı… O yüzden ben hiç bir zaman onun gösterdiği bu bahanelere inanamadım, bir şeylerden kaçtığını, bir şeylerin elinden gelmediğini, nedenini aslında bilmek istemediğini, yaşadığımız sevgiye sahip çıkamamanın onu üzdüğünü sezdim. Ama bununla ilgili onu yormanın, zorlamanın anlamı yoktu. Ben yanılmış ta olabilirdim ayrıca, yanılıyorsam da gerçekten yoğun şeyler hissetmemesi beni yolumdan alıkoymamalıydı, bu değerimi azaltmazdı, onun sorunuydu.

Kendince haklı yanları da vardı. Ben pek çok açıdan hayata geç kalmış bir insandım, elimde olmayan nedenlerle. Ayrıca, taşrada cinsel kimlik sıkıntısı çeker, rollerden bunalırken, kız arkadaşımın yaşadığı büyükşehirde ise beni başka bazı sosyokültürel ötekilikler bekliyor ve zorluyordu. Elbette bu yaşananların onun cephesinde nasıl yankı bulduğunu pek bilmiyorum. Kız arkadaşım sevgililik ilişkimizi sona erdirdiğinde tekrar ve bu kez daha uzun süreli psikolojik danışma almaya karar verdim. Hayatıma girişi çok parlak bir ışık getirmişti, o ışık gittiğinde karanlıkta kalmaktan korktum ve yardım istedim. Bununla birlikte kendimi tanımaya başladım, parçalarım birbirine yaklaştı, kendimi kabul etme yoluna girdim. Kendimden korkmamaya başladım. Bu arada aşk acısı ve ayrılık şaşkınlığıyla hayatımda hiç yaşamadığım kadar çok cinsel deneyime ve sosyalleşmeye kaptırdım kendimi bir dönem. Yeni insanlar, yeni dostluklar geldi ardından.

Büyümek ve var olduğunu hissetmek
Yıllar sonra, tamamen kendi çabalarımla, hiç bir doktorun yardımı olmaksızın “xy/xo turner mozaisizmi”nin ne olduğunu öğrendim. Bu, intersekslerde görülen varyasyonlardan sadece biriydi. Turner sendromu denilen hastalığın bazı belirtileri turner mozaiklerde de görülüyor, nispeten kısa boy, hipertansiyon ve bazı böbrek rahatsızlıklarına eğilim, kemik erimesi riski gibi. Ama genelde salt turner sendromu olanlara göre mozaikler çok daha hafif tıbbi sıkıntılar yaşıyor.

Turner mozaiklerin büyük kısmı erkek genital organları ve erkeksi bir dış görünümle doğarken, sadece %5’lik bir kısmı da (benim gibi) ağırlıklı kadın genital organlarıyla ve biraz daha yumuşak vücut hatlarıyla doğuyor. Her iki durumda da en belirgin ortak noktalar boyun genelde 1.65 cm’i geçmemesi, normalden geniş, yassı meme uçları ve hormon replasmanı yapılmadığı takdirde osteoporoz (kemik erimesi) riski. Bir kadın xy/xo mozaik, bedeninin iç kısmında yer alan, mikroskobik boyutta, çok az gelişmiş testislere, bilindik xx kadınlarınkinden epeyce büyük ama yine de penis boyutuna ulaşmayan (penis gibi penetrasyon ya da idrar ve başka fonksiyonları olmayan, diğer klitorisler gibi çalışan) bir klitorise, bir rahim ve vajinaya sahiptir. Operasyonla müdahale edilen gelişmemiş, içerlek testisler ve büyük klitoristir. Turner mozaikler diğer interseksler içinde daha az rastlanan ve neredeyse “unutulmuş” denilebilecek bir grup. Turner mozaisizmi ile ilgili İngilizcede oldukça az bilgi kaynağı var, Türkçede ise neredeyse hiç yok. Her anlamda kendinizi yalnız hissediyorsunuz bu durumda.

Doktorlarla ilgili hiç parlak bir geçmişim yok, ailemin bilgisi olmadan yalnızca bir jinekologu görebildim yıllar önce. Bana bilgi vermesini istedim ama tek söylediği “Vajinan 13-14 yaşında bir çocuğunki kadar dar. Östrojen içmezsen ileride vajinal kuruluk yaşarsın” gibi şeylerdi. Şimdi rahat konuşabileceğim, bana maymun muamelesi yapmayacak, ciddiye alacak, net konuşacak bir profesyonelden bu konuda yardım almak istiyorum, tıbba olan güvensizliğimi aşıp. Ciddi bir sağlık sorunum yok, tek istediğim net bilgi ve kemik erimesine karşı bazı önlemler.

Bu anlattıklarımın içinde yer bulamadığım, hikâyeyi fazla uzatacak başka şehirler, okullar, insanlar da bıraktım ardımda. Artık tam anlamıyla tatmin edici olmasa da kendime yetecek maddi kaynağı sağlayan bir işte çalışıyorum, kendi evimde tek başıma yaşıyorum, beni yalnız bırakmayan arkadaşlarım var. Küçük bir şehirde umulmadık biçimde kendi benzerlerimden, beni anlayan dostlarımdan mütevazı bir çevre ördüm kendime, evimi bu çevre için özgür ve manevi bir sığınak yapmaya çalışıyorum. İstanbul’da da arkadaşlar, dostlar edindim, eşcinsel ve interseks hakları için daha çok çalışabilmek istiyorum, fırsat buldukça İstanbul’daki dostlarımla bunu tartışıyorum. Artık fotoğraflarıma bakınca kendimi “yakışıklı” buluyor, bedenimi ve ruhumu el üstünde tutmaya, kendimi başkalarının söyledikleri üzerinden değil kendi duyularımla algılamaya çalışıyorum. Hiç bir zaman sığ, ilgisiz bir insan olmadım; edebiyatla, müzikle, bana keyif veren ve ufkumu genişleten şeylerle olanaklarım dâhilinde ilgilenmeye devam ediyorum. Yazılarım ve şiirlerim bazı edebiyat dergilerinde çıkıyor. Antenlerimi açık tutmak umudumu tazeliyor, hayata tutunmamı sağlıyor.

Toplumun genelinden farklı cinsel kimliğe sahip her insanın yaşadığı günlük hayat zorluklarını ben de yaşıyorum ama bunlarla baş etme konusunda güçlenmeye çalışıyorum. Mağazaların erkek reyonlarından giyinmek, uniseks deodorantlar bulmak, kadın kuaförünü istediğiniz saç şekline ikna etmek, eve giren çıkan eşcinsel arkadaşları çevrenin meraklı bakışlarından korumak, neredeyse bütün kişisel tercihler ancak bir mücadele sonucunda ortaya konulabiliyor. Şimdilik toplumsal anlamda lezbiyen bir kadın kimliğiyle yaşamayı sürdüren ama aslında kendini bir cinsiyet üzerinden tanımlamayan, cinsel yönelimini de “insan sevici” olarak ifade etmeye çalışan, queer kavramına sempatiyle bakan bir interseks bireyim. Şu an için erkek olmayı seçmek ya da kadın toplumsal rolünün gerekliliklerini yerine getirmek istemiyorum ama günün birinde (toplumsal cinsiyete muhalif bakışımı koruyarak) cinsiyet değiştirmeyi seçebileceğim ihtimalinden de korkmuyorum. Bir kendini dinleme, isteklerini keşfetme yolculuğundayım. Bu yolculuk bazı olanaksızlıklar ve engellerle kesilmedikçe beni eninde sonunda bir yere çıkaracaktır.

Belki okuyanlara yeterli tıbbi ve teorik bilgi veremedim, sonuçta bilimsel anlamda bu işin uzmanı ben değilim. Ama kişisel deneyimimi aktarmamın daha değerli bir bilgi olduğunu düşünüyorum, okuyacağınız tıbbi makalelerde bir interseksin âşık olduğunda neler hissettiğini bulamayabilirsiniz. Bundan sonraki en önemli isteklerimden biri, benim yaşadıklarımıza benzer sıkıntıları yaşayan diğer intersekslerle buluşup bu sıkıntıları paylaşmak ki inanıyorum oralarda bir yerlerde odasının soğuk duvarları arasında sıkışmış, sessiz, duvarların öğüttüğü başkaları var… Yalnız olmadıklarını keşfetmeyi bekliyorlar.

Reklamlar

5 responses to “Cinsiyet Coğrafyasının Tampon Bölgesi: İnterseks

  1. Pingback: Onur yürüyüşünde interseksler de vardı! « İnterseksüel şalala

  2. Buse 11/02/2013, 11:49

    merhaba, yazınızı duygulanarak okudum, beni çok etkiledi yazdıklarınız… yüreğimde nasıl derin izler bıraktı anlatamam.ben de bir intersex olarak yaşadıklarınıza benzer şeyler yaşadım.yalnız ben mi?ablam,teyzem kuzenim,biz bir intersex ailesiyiz.sizinle de tanışmak isterim, tanışmak, dayanışma ve irtibat halinde olmak isterim, lütfen bana ulaşırmısınız… buluşabilmek ümidiyle, hoşçakalın…

  3. Pingback: Intersex, buffer zone of the geography of sexes | İnterseksüel ŞaLaLa

  4. 05filapi 02/10/2014, 12:49

    Reblogged this on labirent and commented:
    Geldikleri çok zaman olmuyordu…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: